İslamda Gerdek Gecesi, İslama Göre İlk Gece

slamda Gerdek Gecesi, İslama Göre İlk Gece

İlk gece, eşler için en meraklı heyecanların yaşandığı andır. Yıllar yılı beklenen, hasretle gözetlenen, genç kız ve delikanlının rüyalarını süsleyen, sevinçli, tatlı ve heyecanlı bir zaman. Daha önce gayrı meşru hayat yaşayan bu duygudan mahrum kalır.
Damat, tebessüm ve nezaketle içeriye girmeli, geline selam vermeli ve onu tebrik etmeli. Moral verici sözlerle gelinin gönlü alınmalı, heyecanını yatıştırmaya çalışmalı. Gelin de ona güler yüzle karşılık vermeli, lüzumsuz somurtkanlık ve çekingenlik göstermemeli.
Bu gece, iki rekat nafile namaz kılıp dua edilir. Gelinin ayağı bir leğende yıkanır, odanın köşelerine serpilir. Bugünlere kavuşmanın şükrü ve gelecek günlerin saadeti için, Allahü teâlâya dua edilir. Bu arada, oturup, bir müddet sohbet etmeli. Böylece, fazla heyecan atılmaya çalışılır.

Esma-ül Hüsna, Allah’ın 99 isimleri

Esmâ-ül hüsna, Allahü teâlânın güzel isimleri demektir. Allahü teâlânın Tirmizi’de bildirilen 99 ismi şunlardır:
1- Allah: Her ismin vasfını ihtiva eden öz adı. Kendinden başka ilah bulunmayan tek Allah.
Bu ism-i şerif, Cenâb-ı Hakk’ın has ismidir. Bu itibarla diğer isimlerin ifade ettiği bütün güzel vasıfları ve İlâhî sıfatları içine alır. Diğer isimler ise, yalnız kendi mânalarına delâlet ederler. Bu bakımdan Allah isminin yerini hiçbir isim tutamaz. Bu isim, Allah’tan başkasına mecazen de verilemez. Diğer isimlerinden bazılarının, Allah’tan başkasına isim olarak verilmesi caizdir.
2- Er-Rahmân: Dünyada bütün mahlûkata merhamet eden, şefkat gösteren, ihsan eden.
3- Er-Rahîm: Ahirette, sadece müminlere acıyan, merhamet eden.
4- El-Melik: Mülkün, kâinatın sahibi, mülk ve saltanatı devamlı olan.
5- El-Kuddûs: Her noksanlıktan uzak ve her türlü takdîse lâyık olan.
6- Es-Selâm: Her türlü tehlikelerden selamete çıkaran. Cennetteki bahtiyar kullarına selâm eden.
7- El-Mü’min: Güven veren, emin kılan, koruyan, iman nurunu veren.
8- El-Müheymin: Her şeyi görüp gözeten, her varlığın yaptıklarından haberdar olan.
9- El-Azîz: İzzet sahibi, her şeye galip olan, karşı gelinemeyen.
10- El-Cebbâr: Azamet ve kudret sahibi. Dilediğini yapan ve yaptıran. Hükmüne karşı gelinemeyen.
11- El-Mütekebbir: Büyüklükte eşi, benzeri yok.
12- El-Hâlık: Yaratan, yoktan var eden. Varlıkların geçireceği halleri takdir eden.
13- El-Bâri: Her şeyi kusursuz ve mütenasip yaratan.
14- El-Musavvir: Varlıklara şekil veren ve onları birbirinden farklı özellikte yaratan.
15- El-Gaffâr: Günahları örten ve çok mağfiret eden. Dilediğini günah işlemekten koruyan.
16- El-Kahhâr: Her istediğini yapacak güçte olan, galip ve hâkim.
17- El-Vehhâb: Karşılıksız nimetler veren, çok fazla ihsan eden.
18- Er-Razzâk: Her varlığın rızkını veren ve ihtiyacını karşılayan.
19- El-Fettâh: Her türlü sıkıntıları gideren.
20- El-Alîm: Gizli açık, geçmiş, gelecek, her şeyi, ezeli ve ebedi ilmi ile en mükemmel bilen.
21- El-Kâbıd: Dilediğinin rızkını daraltan, ruhları alan.
22- El-Bâsıt: Dilediğinin rızkını genişleten, ruhları veren.
23- El-Hâfıd: Kâfir ve facirleri alçaltan.
24- Er-Râfi: Şeref verip yükselten.
25- El-Mu’ız: Dilediğini aziz eden.
26- El-Müzil: Dilediğini zillete düşüren, hor ve hakir eden.
27- Es-Semi: Her şeyi en iyi işiten, duaları kabul eden.
28- El-Basîr: Gizli açık, her şeyi en iyi gören.
29- El-Hakem: Mutlak hakim, hakkı bâtıldan ayıran. Hikmet sahibi.
30- El-Adl: Mutlak adil, yerli yerinde yapan.
31- El-Latîf: Her şeye vakıf, lütuf ve ihsan sahibi olan.
32- El-Habîr: Her şeyden haberdar. Her şeyin gizli taraflarından haberi olan.
33- El-Halîm: Cezada, acele etmeyen, yumuşak davranan, hilm sahibi.
34- El-Azîm: Büyüklükte benzeri yok. Pek yüce.
35- El-Gafûr: Affı, mağfireti bol.
36- Eş-Şekûr: Az amele, çok sevap veren.
37- El-Aliyy: Yüceler yücesi, çok yüce.
38- El-Kebîr: Büyüklükte benzeri yok, pek büyük.
39- El-Hafîz: Her şeyi koruyucu olan.
40- El-Mukît: Rızıkları yaratan.
41- El-Hasîb: Kulların hesabını en iyi gören.
42- El-Celîl: Celal ve azamet sahibi olan.
43- El-Kerîm: Keremi, lütuf ve ihsânı bol, karşılıksız veren, çok ikram eden.
44- Er-Rakîb: Her varlığı, her işi her an gözeten. Bütün işleri murakabesi altında bulunduran.
45- El-Mucîb: Duaları, istekleri kabul eden.
46- El-Vâsi: Rahmet ve kudret sahibi, ilmi ile her şeyi ihata eden.
47- El-Hakîm: Her işi hikmetli, her şeyi hikmetle yaratan.
48- El-Vedûd: İyiliği seven, iyilik edene ihsan eden. Sevgiye layık olan.
49- El-Mecîd: Nimeti, ihsanı sonsuz, şerefi çok üstün, her türlü övgüye layık bulunan.
50- El-Bâis: Mahşerde ölüleri dirilten, Peygamber gönderen.
51- Eş-Şehîd: Zamansız, mekansız hiçbir yerde olmayarak her zaman her yerde hazır ve nazır olan.
52- El-Hak: Varlığı hiç değişmeden duran. Var olan, hakkı ortaya çıkaran.
53- El-Vekîl: Kulların işlerini bitiren. Kendisine tevekkül edenlerin işlerini en iyi neticeye ulaştıran.
54- El-Kaviyy: Kudreti en üstün ve hiç azalmaz.
55- El-Metîn: Kuvvet ve kudret menbaı, pek güçlü.
56- El-Veliyy: Müslümanların dostu, onları sevip yardım eden.
57- El-Hamîd: Her türlü hamd ve senaya layık olan.
58- El-Muhsî: Yarattığı ve yaratacağı bütün varlıkların sayısını bilen.
59- El-Mübdi: Maddesiz, örneksiz yaratan.
60- El-Muîd: Yarattıklarını yok edip, sonra tekrar diriltecek olan.
61- El-Muhyî: İhya eden, yarattıklarına can veren.
62- El-Mümît: Her canlıya ölümü tattıran.
63- El-Hayy: Ezeli ve ebedi bir hayat ile diri olan.
64- El-Kayyûm: Mahlukları varlıkta durduran, zatı ile kaim olan.
65- El-Vâcid: Kendisinden hiçbir şey gizli kalmayan, hiçbir şeye muhtaç olmayan.
66- El-Mâcid: Kadri ve şânı büyük, keremi, ihsanı bol olan.
67- El-Vâhid: Zat, sıfat ve fiillerinde benzeri ve ortağı olmayan, tek olan.
68- Es-Samed: Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, herkesin muhtaç olduğu merci.
69- El-Kâdir: Dilediğini dilediği gibi yaratmaya muktedir olan.
70- El-Muktedir: Dilediği gibi tasarruf eden, her şeyi kolayca yaratan kudret sahibi.
71- El-Mukaddim: Dilediğini yükselten, öne geçiren, öne alan.
72- El-Muahhir: Dilediğini alçaltan, sona, geriye bırakan.
73- El-Evvel: Ezeli olan, varlığının başlangıcı olmayan.
74- El-Âhir: Ebedi olan, varlığının sonu olmayan.
75- Ez-Zâhir: Yarattıkları ile varlığı açık, aşikâr olan, kesin delillerle bilinen.
76- El-Bâtın: Aklın tasavvurundan gizli olan.
77- El-Vâlî: Bütün kâinatı idare eden, onların işlerini yoluna koyan.
78- El-Müteâlî: Son derece yüce olan.
79- El-Berr: İyilik ve ihsanı bol olan.
80- Et-Tevvâb: Tevbeleri kabul edip, günahları bağışlayan.
81- El-Müntekım: Asilerin, zalimlerin cezasını veren.
82- El-Afüvv: Affı çok olan, günahları mağfiret eden.
83- Er-Raûf: Çok merhametli, pek şefkatli.
84- Mâlik-ül Mülk: Mülkün, her varlığın sahibi.
85- Zül-Celâli vel İkrâm: Celal, azamet, şeref, kemal ve ikram sahibi.
86- El-Muksit: Mazlumların hakkını alan, adaletle hükmeden, her işi birbirine uygun yapan.
87- El-Câmi: İki zıttı bir arada bulunduran. Kıyamette her mahlûkatı bir araya toplayan.
88- El-Ganiyy: İhtiyaçsız, muhtaç olmayan, her şey Ona muhtaç olan.
89- El-Mugnî: Müstağni kılan. İhtiyaç gideren, zengin eden.
90- El-Mâni: Dilemediği şeye mani olan, engelleyen.
91- Ed-Dârr: Elem, zarar verenleri yaratan.
92- En-Nâfi: Fayda veren şeyleri yaratan.
93- En-Nûr: Âlemleri nurlandıran, dilediğine nur veren.
94- El-Hâdî: Hidayet veren.
95- El-Bedî: Misalsiz, örneksiz harikalar yaratan. (Eşi ve benzeri olmayan).
96- El-Bâkî: Varlığının sonu olmayan, ebedi olan.
97- El-Vâris: Her şeyin asıl sahibi olan.
98- Er-Reşîd: İrşada muhtaç olmayan, doğru yolu gösteren.
99- Es-Sabûr: Ceza vermede, acele etmeyen

Mevlid Kandili ve Önemi

Mevlid’ kelimesi ‘doğum’ anlamına gelir. Son peygamber Hz. Muhammed(SAV) ‘in dünyayı şereflendirdiği Rebiülevvel ayının on birinci gününü on ikinci güne bağlayan geceye ‘Mevlid Kandili’ diyoruz.
Bu mübarek gece bütün Müslümanlar için bayram hükmündedir. Çünkü Allah’ın sevgilisi(Habibullah) olan Resul-i Ekrem bu şerefli zaman içerisinde dünyamızı teşrif etmiştir. O hicretten 53 sene evvel şenlendirmişti arzı… Tarihler milâdi 571′i gösteriyordu o zaman. Nisan ayının yirmisini gösteriyordu takvimler…
Peygamberlerin kamâlat bakımından en büyüğü olan Hz. Muhammed(SAV) Rebiülevvel ayında dünyaya gelmekle o ayı sıradanlıktan kurtarıp güzelleştirmiştir. Onun gelişiyle bu ay bambaşka bir mana yüklenmiştir. O kutlu doğumdan beri Pazartesi daha bir sevimli gelir bize. Resülullah’ın değdiği her şey diğerlerine nazaran ne kadar da bahtlıdır. Onu dünya gözüyle görmek en büyük saadet olsa gerek…

Kandil Mesajları

Semanın kapılarının açılıp rahmetin sağanak, sağanak yağdığı bu günde düşen damlaların sizi ailece sırıl sıklam etmesi dileğiyle.
*Sofranız afiyetli, paranız bereketli, kararlarınız isabetli, yuvanız muhabbetli, kalbiniz merhametli, bedeniniz sıhhatli, yüzünüz mutlu, kandiliniz kutlu olsun.
*Talihiniz gözleriniz kadar berrak, kaderiniz bakışınız kadar güzel, umudunuz yarın kadar yakın, yarınınız aşkınız kadar mutlu, aşkınız Miraç kadar mukaddes, dualarınız istediğiniz gibi makbul olsun.
*Ümit ederiz ki bu mübarek gece, zor günler geçirdiğimiz; fakat gelecek adına umutla dolu olduğumuz şu dönemlerde yeniden bir uyanışa vesile olur. kandiliniz mübarek olsun..
*Varlığı ebedi olan, merhamet sahibi, adaletli Yüce Allah kendisine dua edenleri geri çevirmez. Dualarınızın Rabbin yüce katına iletilmesine vesile olan kandiliniz mübarek olsun.

Büyükler Nasıl Yalvarırdı?

Yüce Allah’a yakın olan büyük insanlar, tenhada ve halkın içinde her daim Allah’la olurlardı.
İhtiyaçları olduğunda veya bir şeyden sakındıklarında değil, her an Yüce Allah’a yalvarırlardı.
Nimet geldiğinde yalvarışlarını ve tövbelerini çoğaltırlardı. Sıkıntı geldiğinde yalvarışlarını semaya iletirlerdi. Allah onlara dünyevi bir sevinç verdiğinde, dualarının, yakarışlarının arttığını görürdünüz.
Onlar ihtiyaç anında yalvarıp rehavet anında dua cümlelerini terk edenlerden değillerdi. Onları dua ederken görseydiniz, cehenneme atılacağından emin olan bir günahkâr zannederdiniz.
Yalvarışlarına kulak verseydiniz, biraz sonra idam sehpasına çıkacak bir suçlunun itiraflarını dinliyorsunuz zannederdiniz. Gözyaşlarını görseydiniz, dünyanın bütün günahlarını işlediğini zannederdiniz.
Namazlarını görseydiniz, son nefesini vermeden kefene bürünüp kabrine bakınan bir insanın heyecan ve endişesini gözlemlerdiniz.
Onların semaya uzanmış dua avuçlarını görseydiniz, “emanına, güvenine ve kapına sığınmışım ey Rahim” diyen bir itirafçının halini seyreder gibi olurdunuz. Kendi dualarınızdan ve yalvarışlarınızdan utanırdınız. Sıkılırdınız.
Kişi içten geldiği gibi dua etmelidir.
İç âlemini, diline döküp yalvarmalıdır.
Bunu yaparken; yalın, açık ve net dua etmelidir. Hissetmelidir. Gerçekten istemelidir.
Günahından tövbe etmek niyetiyle dua ediyorsa, gerçekten pişman olarak dua etmelidir. Yoksa bunu yapmadığında; “Allahım cehennemden sana sığınıyorum, beni ateşten koru, beni kabir azabından sakındır” demesinin bir anlamı olmaz.
Bir şey arzu edip de bunun duasını yaptığında, arzu ettiğini gerçekten de arzu etmelidir. Ve arzu ettiğini elde edecek uygun ortamı sağlamalıdır. Ne demek ortamı sağlamak. Yani şu; Cenneti istiyorsan cenneti hak edecek işler yapmalısın.
Allahın sevgisini istiyorsan o sevgiye layık olacak bir halle huzura durman lazım.
Şefaat istiyorsan, şefaatini talep ettiğin Peygamber’in (s.a.v.) yolunu takip etmen lazım. içten dua, hak edilen dua, kabul edilecek dua derken işte bunu kastediyoruz.
Huzura öyle bir duracaksın ki, huzurunda olduğun büyük Zat -Yüce Allah- benim bu kulum affımı, kabulümü hak etti, desin. Ve senin yürekten yaptığın duayı kabul etsin.
Duanın kabulü için elbette ki kalbini ve dilini temizleyeceksin.
Kalbini Allahın sevgisiyle dolduracaksın.
Kalpte hem Allah sevgisi, hem şeytan sevgisi bir arada olur mu? Kalbini Allahın gayrisinden uzaklaştıracaksın.
Çirkin sözle bozduğun dilini, temizleyeceksin. Daha demin başkasına hakarette kullandığın dilini ve ağzını şimdi Yüce Allah’a yalvarmada kullanırsan, ne kadar samimi olabilirsin?
İçki içmiş ve yerlere serilmiş bir sarhoşun “Allah” dediğini gördüğünde; oturup başını dizine koyan ve ağzını yıkamaya çalışan Allah dostunun yaptığı bu değil miydi? Bu ağız Allah derken, içki kokmamalıdır, bu sarhoş, bu haldeyken kendini temizleyemez, bari ben onu temizleyeyim diyen yürek, aradığımız yürektir işte.
Büyükler Yüce Allah’a yalvarırken neden sakınırlardı ve neyi arzu ederlerdi. Bakın nasıl yalvarıyorlardı:
Hz. Ebu Bekir yalvarırken ne derdi; “Allahım! Bana sarsılmaz bir iman nasip et. İmanımda yakin olmamı nasip et. Sıhhat, afiyet ve halis niyet nasip et.”
Hz. Ömer yalvarırken ne derdi; “Ya Rabbi! Amelimi salih amellerden eyle. Bana öyle bir ihlas nasip et ki, ibadet yaparken ibadetimin ve niyetimin içinde senden başka kimsenin payı olmasın.” “Allahım! Bize afiyet ver. Bize dirlik ve düzen ver.
Allahım bizi affet.” “Allahım! Şehid olacaksam benim ölümümü ömründe bir kez namaz kılmış veya bir kez imanla secde etmiş bir insana nasip etme ki, yaptığı o secdeyi ve kıldığı o namazı öne sürerek kıyamet gününde senin huzurunda benimle mücadele etmesin.” Ve gerçekten de böyle oldu. Ateşe tapan -bir mecusi- Hz. Ömer’i namazdayken arkasından hançerleyerek şehid etmiştir.
Hz. Ali yalvarırken ne derdi; “Allahım! Biliyorsun ki benim günahlarım sana zarar veremez. Ve biliyorum ki, senin bana rahmetinle muamele etmen senin rahmetinden bir şey eksiltmez.”
Hz. Bilal yalvarırken ne derdi; “Allahım! Günahlarımı bağışla. Hastalandığım günlerimi de günahlarımdan bir özür ve fidye olarak kabul et.”
Hz. Fadala yalvarırken ne derdi; “Allahım! Senden kaderime razı olmayı ve öldükten sonra cennette rahat yaşamayı istiyorum. Allahım senin cemalini görmeyi, sana kavuşmayı ve bunun zevkini tatmayı istiyorum. Ya Rabbi! Yönümü ve yüzümü değiştirecek sıkıntılardan ve beni yoldan çıkarıcı imtihanlardan senin rahmetine sığınıyorum.”
Hz. Abdurrahman bin Avf yalvarırken ne derdi; “Allahım! Beni nefsimin cimriliğinden muhafaza et. Çünkü nefsimin cimriliğinden ve açgözlülüğünden korunmuş olursam, ne hırsızlık yaparım ve ne de zina ederim. Ne de başka günah işlerim.”
Hz. Abdullah bin Mes’ud yalvarırken ne derdi; “Ya Rabbi! Senden şirke bulaşmamış bir iman istiyorum. Ya Rabbi senden bitmez ve tükenmez cennetin nimetlerini istiyorum. Ya Rabbi senden elçin ve Peygamberin Hz. Muhammed’e (s.a.v.) komşuluk istiyorum.”
Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ın yalvarması; “Allahım! Beni İslam üzerine yaşat. Sana ve Peygamberine itaat etmeyi nasib eyle. Allahım! Beni seni sevenlerden, Peygamberlerini, meleklerini ve iyi kullarını sevenlerden eyle. Ya Rabbi, beni Yüce zatına, meleklerine, Peygamberlerine ve iyi kullarına sevdir. Ya Rabbi cennete gidecek yolu bana kolaylaştır.
Beni cehenneme itecek bütün yollardan uzak tut.
Bu yolların tümünü kapat. Beni dünyada ve ahirette affet. Bağışla. Beni takvada önder kıl. Ya Rabbi, sen Kur’an’ında (Mümin, 60) şöyle buyurmuştun; “Bana dua edin ki ben de sizin duanıza cevap vereyim.” İşte ben, senin bu sözüne güveniyorum. Senin sözünden caymayacağını biliyorum. Ya Rabbi bana lütfettiğin İslam’ı benden çekip alma. Ben ölünceye kadar beni dinin üzerinde sağlam tut. beni Müslüman olarak öldür Ya Rabbim…”
Onların dünyasında, korkular, endişeler ve istekler işte buydu. Ya sizin dünyanızda istekleriniz, endişeleriniz ve korkularınız nedir? Bunu bir tartar mısınız?

Dini Hikaye Hafiz Kiz

Yorumlar Kapalı

Azrail, söylediğinden de güzelmiş”

İlkokulu bitirip kursa gelmişti. Ailesi kendi isteğiyle geldiğini söylemişti. Kayıt için adını sorduğumda: “Fatma”, dedi. Hiç de çekinmeyen bir tavırla… Ve ekledi: “Eğer hafız yaptırmazsanız kayıt yaptırmak istemiyorum”. Böyle tehdit edercesine konuşması onu yaşından daha olgun gösteriyordu. Tebessümle:”Korkmayın küçük hanım siz isteyin hafız da yaparız, hoca da…” O küçük gözlerinin içi parıldadı birden. Annesi: “-Hoca hanım kusuruna bakma hele sen, ille de hafız olcam der de başka bir şey demez. Bizim köyün hocasından duymuş. Peygamberimiz hafız olanlara cennette tac giydirilecek demiş herhalde. Siz daha iyi bilirsiniz ya köylü kafası, biz de bu kadar duyduk anladık. Bu da çocuk işte”. “-Tabi teyze ne demek, keşke herkes sizin gibi duyduklarından etkilense de teslim olsa… Siz hiç merak etmeyin kızınız önce Allah’a sonra bize emanet.” Kadıncağız elime yapıştı, öpecekken geri çektim, utandım. Tuttum, ben onun elini öptüm. Gözleri yaşardı. “-Hoca hanım bu eller, gözler hep günahlı, asıl sizinkiler öpülmeye layık”. “-Estağfirullah teyze”, dedim . O ahirette belli olur

Bu konuşmadan sonra kaydını yaptığımda Fatma’nın Erzurumlu olduğunu öğrendim. Bir an düşündüm. “Küçük nasıl kalacak bu kadar buralarda”… Zaman ilerledikce Fatma’nın edepli tavırları daha da çok etkiledi beni. Azimliydi. Geceleri uykusunun arasında ayetleri sayıklarken görüyordum çoğu kez. Böyle devam ederken arada bir bana gelip soru soruyordu. Bir gün: -”Hocam hafiz olmak için Kur’an’ı bitirmek mi lazım” diye sordu. Bende: -”Tabii ki hepsini ezberleyeceksin ki “hafız” adını alacaksın”. Bu cevabıma çok üzülmüş gibiydi. Bir şey demek istiyordu sanki… Teşekkür etti ve döndü arkasına gitti. Derslerim arasında onlara sürekli Kur’an ezberlemekle işin bitmeyeceğini mutlaka içindekileri uygulamanın gerektiğini hatırlatıyordum. Talebelerden biri: -”Hocam” dedi. “Fatma’nin annesi ona abdestli olmayanın hafizlara dokunamayacağını söylemiş doğru mu?” diye sordu. Çok ilginç doğrusu. Maşallah dedim. “Osmanlı zamanında atalarımız Kur’an’a ve hafıza kıymet verdiklerinden öyle yaparmış” dedim. Çok hoşlarına gitmişti bu iş. Hepsi adeta kendilerini ulaşılması zor, kasa içindeki altın gibi görüyorlardı. “Görsünler” dedim içimden, bu yaşta buralara gelmişler. Allah’ın kelamını ezberliyorlar,onlara fazla görmem bunu.
bu arada Fatma ara sıra rahatsızlanıyor ve revirde yatıyordu. Zaman geçtikçe Fatma’nın morali ve sağlığı daha da çok bozuluyordu. Bir gün dersini 2 kez aksatınca sordum. “Ne oldu yoksa anneni mi özledin?” -”Hayır”, dedi. -”Neden moralin bozuk? Sık sık ta hasta oluyorsun” dedim. “-Yanlış anlamayın, inanın ki annemi özleyipte gitmek istediğim yok. Burayı çok seviyorum. Allah’ımdan çok korkuyorum. Buraları terk edersem bana ahirette hesabını sormaz mı? ” Bir şey diyemedim. Suçlu bile hissettim kendimi. O küçük kalpte bu ne imandi Ya Rabbi! Onu hayranlıkla izliyordum. Bir gün çok rahatsızlandı. Doktora götürmek zorunda kaldık. Bir çok tahlillerden sonra arkadaşim olan doktor hanım: -”Hoca hanım derhal bu talebeyi ailesinin yanına gönder ” dedi. Şaşkınlıkla:”Neden?” diye sordum. Bana: -”Belki üzülecek hatta inanmayacaksin ama, bu talebe “KANSER”. Adeta başımdan aşaği kaynar sular dökülmüştü. Sanki her tarafımı şefkat sarmıştı. Hastahaneden ayrılırken Fatma’ya hiç bir şey diyemedim. Oysa anlamış gibi bana sorular sorup dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu. Kulağıma egilerek “hocam” dedi. “Azrail insanların canını alırken nasıldır?” Ağlamamak için zor tutum kendimi: -”Güzel bir surettedir, mü’min kullara”, dedim Sevindi, sanki mırıldandı: “-Belki hafız olamam ama Elhamdulillah mü’minim.” diye. Şimdi anlamıştım, bana önceden sormuş olduğu soruyu. Demek ki hastalığını biliyordu. Hafız olmak için Kur’an’ı bitirmek gerektiğini söylediğimde neden üzüldüğünü şimdi anlamıştım.

Bir kaç gün sonra eşyalarını hazırlamaya başladık. Çünkü dayanılmaz acılar içinde olduğunu görüyorduk. Evine gitmesi gerekiyordu. Ailesi geldi. Fatma yanıma gelerek: -”Bana kızmadınız değil mi? Eğer söyleseydim belki kursa almazdınız”, -”Ne demek! nasıl kızarım sana: dedim. “Hem sonra, sakın üzülme hafızlığımı bitiremedim diye. Bu yola girdin ya, Rabbim seni hafızlar zümresinden yazmıştır inşallah”, dedim, Öyle sevindi ki! sarıldı boynuma: -”Gerçekten ben şimdi hafız sayılırmıyım? Anne bak duydun değil mi?” Ya Rabbi bu ne aşktı. Rabbimin hikmeti tecelli etse de iyi olsaydı şu Fatma, ne güzel bir kul olurdu. Böylece Fatma’yı gözyaşları ile Erzurum’a uğurladık. Çok geçmedi. Bir iki hafta sonra ailesi ağırlaştığı haberini verdi. Bu bir iki hafta içinde ondan iki mektup almıştım. Bana hep hafızlık tacını merak ettiğini, rüyalarına bile girdiğini yazıyordu
Bir gün sabah namazından sonra telefon çaldı. Fatma’nin annesiydi karşımdaki ses. Ağlamaklı bir sesle:-”Hoca hanım Fatma’yı uğurladık. Rica etsem bir hatim okurmusunuz?” deyince ben de dayanamadım ağlamaya başladım. Annesi beni teselli edercesine telefonu kapatmadan: -”Size ölmeden önce şunu söylememi istedi”, dedi. Hıçkırarak: “Anneciğim hocama söyle, Azrail söylediğinden de güzelmiş.”. “Ey Rabbim; senin kelamın için yanıp tutuşan, yoluna yapışıp kelamına SIMSIKI sarılan kulunu, sen son nefesinde yalnız bırakır mısın hiç..

(ALINTI)

İlahi SÜRGÜN

Yeni Ilahi 2009 Ibrahim Basaran hazirmisin

Devamını oku

Kabirde bir gece

Yorumlar Kapalı

Korkunç bir gece
Günahların omuzlara çöktüğü
Yağmurların gözyaşları döktüğü
şimşeklerin gökleri söktüğü
Korkunç bir gece bu gece
Korkunç bir gece
Karanlıkların aydınlıkları ezdiği
Kimsesizlerin yalnızların gezdiği
Umutların umutsuzluklardan bezdiği
Korkunç bir gece bu gece
Korkunç bir gece
Hayellerin pembelerde yüzdüğü
Gerçeklerin siyahlarla büzdüğü
Düşmanlıkların dostlukları üzdüğü
Korkunç bir gece bu gece
Korkunç bir gece
Hesapsızlıkların hesapları çektiği
Kötülüklerin iyilikleri ektiği
Yanlışların doğrulardan sektiği
Korkunç bir gece bu gece
Kokunç bir gece
Virgülün noktaya konduğu
Güneşin buzlarla donduğu
Ayın zamanda kaybolduğu
Korkunç bir gece bu gece
Korkunç bir gece
Ölümün hayatı sevdiği
Maddenin manaya geldiği
Toprağın bedeni deldiği
Korkunç bir gece bu gece

Reyhan Tataroğlu

Kadın Hakları

Yorumlar Kapalı

Kadın tarih boyu, dünyanın her yerinde aşağılanmış, erkeğe eşit hukûkî bir statü tanınmamıştır. Hint kanunlar kitabında “Hayatın sonu, fırtına, ölüm, yeryüzünün cehennemî bölgeleri, ağu zehirli yılanlar ve her şeyi yeyip yutan ateş, kadından daha beter değil” denmiştir. Kanunlar diyarı Romada “Erkeğin kadın üzerindeki hâkimiyeti sınırsız ve mutlaktır. Kadın hiçbir değeri olmayan bir köle idi. Kocasından başka müracaat edebileceği bir merci yoktu. Koca, kadın üzerinde hayat ve ölüm haklarını elinde tutardı. Kadın vâsî olamazdı, kendi çocuğuna bile”.

Bu durum eski Yunan ve Çinde de aynı idi.
Ìncilde de “Kadının ölümden daha acı olduğu” ifâde edilmiştir. Eski Ruslar: “On kadında ancak bir ruh vardır” diyerek kadını aşağılamıştır.

Ìslam öncesi Arap cemiyetinde de kadın çok kötü bir durumda idi. Miras hakkı olmadığı gibi, bazı durumlarda ölenin terekesinden bir eşya muamelesi görüyordu. Bir erkek istediği kadar sayıda kadınla evlenebilirdi. Bir ar vesîlesi sayılan kız çocuklarının diri diri gömülmesi hâdisesi Kuranda da aksini bulmuştur.

Kadın tarihte gerçek insânî şeref ve hürmetine islamla kavuşmuştur. Nitekim bir Buharî rivâyetinde Hz. Ömer şöyle der: “Cahiliye devrinde kadına hiçbir değer vermezdik, islam gelip, Allahın onlardan bahsettiğini görünce (…) onların üzerimizde bazı hakları olduğunu gördük”.

Günümüzde, Batıdan gelerek gündemimizi mütemâdiyen işgal eden meselelerden biri de kadın hakları meselesidir. Aslında bu, Avrupaya has bir meseledir. Çünkü orada tarihin eski devirlerinden yakın zamana kadar kadın hep aşağılanmıştır. Kilisenin 6. asırda “Kadında ruh var mı yok mu?” diye en yüksek dinî mercî olan Konsilde münakaşa edildiğini Daha dün (1858de) Fransız Filozofu Proudhonun: “Kadın başka mahluktur, çünkü o, nâkıstır, çünkü onun cinsiyeti, ona mâdunluk tabını bahşetmektedir. Hem tabîatı îcâbı, hem adâlet icabı o, erkeğin üçte birine bile denk değildir” demiştir.

Batıda, bu aşağılamalara haklı bir reaksiyon olarak Feminizm çıkmıştır.Ben kadını aşağılayıcı görüşlerin islamiyetle bir ilgisinin olmadına inanıyorum. Ancak, bugün mesele, dünyanın her yerinde, tam tersine ele alınıyor: Ìslam, kadını ezmiş, müslüman kadına insan haklarını kazandırmak gerekiyormuş. Nitekim, Fransada, Endonezyalı kadınların durumu üzerine verilen bir konferansta Ìngiliz konferansçı profesörün “Her yerde Ìslam kadınları ezdiği gibi Endonezyada da ezmiştir…” diyerek başladığını hiç unutmam.

Meseleye islamca yaklaşırsak kesin bir üslupla şunu söyleyebiliriz: Ìslamda gerek hukûkî ve gerek ahlâkî yönden kadın-erkek ayırımı diye bir ayırım yoktur. Kadın da erkek de kanun önünde aynı hak ve vecibelere sahiptir. Dînî vecîbelerde olsun, şahıslarına karşı işlenen cinayetlerde olsun, kendilerinin işlediği cinâyetlerde olsun ehliyet, sorumluluk, vs. de olsun kadınlar erkekten farklı değillerdir. Sadece kadınlara mahsus fitrî durumlara, bu fıtrî farklılığa muvâfık hayatî rol ve misyona tâbi olarak birkaç meselede farklılık teşrî edilmiştir. Kadınların şehadetinin bazı meselelerde nâkıs addedilmesi gibi, kız evlâdın erkek evlâda nisbetle mîrasta yarım olması gibi. Halbûki tek kadının şehadetinin makbul olduğu haller var. Kezâ mîrasda kadın ve erkeğin, her karşılaşmasında kadın yarım almaz. Şu halde mezkur farklılıklar, temel bir ayırım prensibinden gelmiyor.

Kurân-ı Kerîmde geçen “Erkekler kadınlar üzerine idâreci ve hâkimdirler” âyetinin çoğu kere yanlış anlaşıldığını söyleyebiliriz. Burada mutlak bir erkek üstünlüğü ilân edilmiyor. Çünkü devâmında: yani: “Allah erkek ve kadının bâzısını diğerine (hilkaten) tafdil eylemiştir”. Ayetten Elmalılı ye bedel ifâdesinden hareketle “bazısının diğerine tafdilini ifâde eylemiştir” der ve ayetten “Erkekle kadın fıtraten mütefâvit ve mütekâbilen mütefâdıl oldukları” hükmünü çıkarır. Nitekim erkekler aklî ve ilmî yönleri, bedenî güçleriyle kadından üstün, kadın da annelik îcâbı şefkat, temizliğe düşkünlük yönleriyle erkekten üstündür. Bu gün kadın hakları denince, kadının rey verme kakkı, çalışma hakkı, parasını bankaya koyabilme, bankadan kendi imzasıyla çekebilme hakkı, çocuk düşürme hakkı, boşanma davâsı açma hakkı gibi haklar kastediliyor.

Bunların hepsi islamın tanıdığı haklardır. Sadece çalışma hakkında, evli olma halinde, yapacağı işin mâhiyetine göre kocasından izin alması mevzûbahisdir. Hz. Peygamberin (A.S.) zevcelerinden Zeyneb Bintu Cahşın hâne-i saadette deri işleme atölyesi vardı. Ìslamın ilk asrında kadın berberliği, muallimlik, afsunculuk, doktorluk, çobanlık, tüccarlık, beldiye zâbıtalığı, sütannelik, muğanniyelik, müftüyelik, şâirlik, askerlik… gibi mesleklerde çalışan kadınlar mevcut.

Ne var ki, islam kadını çalışmak mükellefiyetinde değildir, zevcî muâsere aktidir. Evleninceye kadar nafakası ailesine aittir. Evlenince kocası bakmakla mükelleftir. Yiyecek, giyecek, mesken, tedavî masrafları koca üzerinedir. Ìslam: “nikah akdi istihdam akdi değildir” diyerek kadının ev işlerini bile yapma mecbûriyetinde olmadığını teşrî etmiştir. Elbîsesi giyilecek, gıdaları yenilecek şekilde olmalıdır. Evde bir hizmetçi, kadının tabî hakkıdır. Bazı âlimler: Biri dış işlerini yapmak üzere ikinci bir hizmetçi de hakkıdır” demiştir.

Çocuğa süt emzirmesi hukûkî bir vazîfe değildir. “Emzirmiyorum” diye inat etse, kadı anneyi normalde emzirmeye mahkum edemez. Ìstiğnâ yaşına kadar, hidâne denen ilk terbiye anneye âit ise de, çocuğun bezini yıkamak, kremini sürmek gibi hizmetlerini görmek zorunda değildir.

Kadının mecbur olduğu vazîfe dörttür: Yatağa çağrıldığı zaman itiraz etmemek; eve kocanın istemediği kimseyi almamak, kocanın malını onun izin dairesinde sarf etmek, izinsiz evden çıkmamak. Kocanın rağmına evi terk edenin nafaka hakkı kocanın üzerinden düşer.

Evlilik sırasında alacağı mehirin miktarı kızın rızâsına vâbestedir. Az istemesi tavsiye edilmişse de asıl olan rızasıdır. Kıza verilen mehir (muaccel olanı da müeccel olanı da) kızın şahsî malıdır, babasına verilmez. Bu, onun hayat garantisidir. Boşanma talebinde bulunduğu vakit, mehri geri verme şartıyla boşanabilir.

Eğer yukarda sayılan haklar, bugün, islam cemiyetlerinde uygulamada yoksa bundan islam değil müslümanları sorumlu tutmalıyız. Sadece kadınlar değil, erkekler ve hatta çocuklar da islâmî haklardan yeterince müstefîd olamıyorlar. Bu, zamanla hevânın ve cehâletin hâkimiyeti ile ortaya çıkan bir durumdur. Bedîüzzamân: “Hukukunu bilmeyen ehl-i himmeti de müstebit eyler” der. Kaynaklara azimle, kararlılıkla inildiği takdirde gerçek bulunabilir, islâm ikinci bir kere hayata geçirilebilir

Sonraki yazılar »


  • Aşk Fm Dinle islami sohbet Film izle Sohbet chat sohbet Chat mynet Chat mirc sohbet mirc indir Sohbet Odaları