Azer Bülbül Hayatı

Doğum Adı : Sübutay Kesgin
Sanatçı Adı : Azer Bülbül
Doğum Tarihi : 1969
Doğum Yeri : Kars/Akyaka‘da (Arpaçay)

1969‘da Kars/Akyaka‘da (Arpaçay) dünyaya geldi. Azer Bülbül, Gerçek adı Sübutay Kesgin‘dir.
Daha sonra ailesi ile birlikte Almanya’ya yerleşti. Müzik yaşantısına “Garip Yolcu” albümü ile başlayan Azer Bülbül daha sonra Halk Müziği – Arabesk tarzında “Yalan Olur” , “Ben Sana Vurgunum” , “Fırat” gibi albümleri ile müzik yaşantısına devam ederken asıl patlamayı 1996 yılında çıkardığı “Ben Babayım” adlı albümü ile yapdı. Bu albümde yer alan “Yaralandınmı Ey Can ” , “Dokunmayın Çok Fenayım ” ve “Her An Herşey Olabilir” adlı parçaları ile büyük ses getirmiş ve sesini milyonlara sevdirmişdi.

Bazıları için “tek kasetlik ünlüydü” ve belkide “zamanla kaybolanlardan olacaktı” .Ancak Azer Bülbül “Ağıt”,”Zordayım” ve “Kör Kurşun” ile ardı ardına tek kelime ile “Klasik” olacak albümlere imza atıyor ve adını müzik dünyasına “Altın Harflerle” yazdırıyordu. Artık Azer Bülbül milyonlarca hayranı olan, muhteşem sesiyle, kendine has hareketleri ile Arabesk müzikte “Baba” lakaplı ender sanatçılardan birisi olmuşdu. Daha sonra Azer Bülbül “Yalan Sevgiler” , “Başımda Bela Var” , “Bana Düştü” ve “Ateş Düştüğü Yeri Yakar” albümleri ile yeri doldurulamaz bir sanatçı olduğunu kanıtlıyor hayran kitlesi sınırları zorluyordu.Hatta artık en eski albümleri bile tozlu raflardan inip “Seçmeler” adı altında yeniden piyasaya giriyor “Üzülmedim ki” şarkısı yıllar sonra dillerde dolanıyordu. Araya sessizlik giriyor.

Bu arayı Azer Bülbül’ün ağzından dinleyelim :

“Her insanın hayatında kötü dönemler oluyor. Ben de birçok olumsuzluk yaşadım. Ama artık hepsi geride kaldı. 18 ay uyuşturucu tedavisi gördüm. 1,5 yıldır da temizim. Uyuşturucu kullandığım dönemde maddi manevi büyük zarar gördüm. Artık o günleri anmak bile istemiyorum.”

Uyuşturucuya Almanya’da başladığını söyleyen Azer Bülbül, iyi bir aile ortamına sahip olduğunu ancak arkadaş seçiminin onu bu noktaya getirdiğini söyledi.

Ve… 2007 nin son günleri Azer Bülbül ve yine muhteşem bir albüm ile dönüyor. Herkesin merakla beklediği albüm gecikmeli olarak çıkıyor. Ancak herkesin beklediğine değiyordu. “Kalemin Kırıldı” albümü ; içerisindeki “Zorunamı Gitti”,”Alıştım” ve “Dayanamıyorum” şarkıları öncülüğünde dinleyenlerini mest ediyor, Azer Bülbül her zaman yaptığını tekrarlıyor yine herkesi kendisine hayran bırakıyordu…

Antalya’da 20 gün sahne alan fantezi müzik sanatçısı 06 Ocak 2012′de Azer Bülbül, menajeri tarafından kaldığı otel odasında ölü bulundu. Otele sağlık ekipleri ve polis sevk edildi. Sağlık ekiplerinin tüm müdahalesine rağmen Azer Bülbül hayata geri döndürülemedi. sanat dünyasına veda etti. mekanı cennet olsun

Rauf Denktaş Hayatı

Doğum Adı : Rauf DENKTAŞ
Doğum Tarihi : 27 Ocak 1924
Doğum Yeri : Kıbrıs/Baf bölgesi

Rauf Denktaş 1,5 yaşında iken annesini kaybetti. Babası hakim Raif Bey’dir. Anneannesi ve babaannesi tarafından büyütülen Denktaş, 1930 yılında eğitim için İstanbul’a gönderildi.
Arnavutköy’de ilkokuldan liseye kadar eğitim veren Fevzi Ati Lisesi’nde yatılı okumaya başladı. Ortaokuldan sonra Kıbrıs’a döndü ve liseyi Kıbrıs’ta bitirdi. II. Dünya Savaşı’ndan sonra hukuk eğitimi için İngiltere’ye gitti. Mezun olduktan sonra avukatlığa başladı. 1949 yılı yaz aylarında savcılık yapmaya başladı. Yine aynı yıl Aydın Hanım’la evlendi.
27 Kasım 1948 tarihinde Kıbrıs Türklerinin düzenlediği ilk mitingte Dr. Fazıl Küçük ile beraber hatiplik yaptı. Türk Cemaatının iki önemli ismi Faiz Kaymak ve Dr. Fazıl Küçük arasında arabulucu rolünü üslenip, toplumun çıkarlarının takipçisi oldu. Faiz Kaymak’ın teklifi ve Dr. Fazıl Küçük’ün tasvibiyle Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu kongresinde başkanlığa seçildi. Savcılık görevinden İngiliz yönetimini zorlukla ikna ederek istifa etti ve Cemaat sorunlarıyla uğraşmaya başladı.
1955′te terörist bir hüviyete bürünen Enonisle mücadelede ve EOKA karşısında Kıbrıs Türklerinin direnişine yön veren Denktaş, 1958 yılında hükümetteki görevinden istifa etti. Arkadaşlardıyla 1.8.1958′de Türk Mukavemet Teşkilatı’nı kurdu.
1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları ile, 1960 antlaşmaları ve Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın hazırlanmasında emeği geçti. Aynı yıl Türk Cemaat Meclisi’yle İcra Komitesi Başkanlığı’na seçildi.
1958 yılında Rum tedhişçiler, Türk köylerine saldırınca, Türkler de bu olayları protesto etti. Zürih-Londra antlaşmaları öncesinde Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş, Ankara’ya Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile görüşmeye gitti. Bu görüşmede Denktaş adaya Türk askeri gönderilmesi teklifini dile getirdi.
16 Ağustos 1960 tarihinde 650 kişilik Türk Alayı Magosa Limanı’na ayak bastı. 1963 olaylarından sonra Denktaş temaslarda bulunmak üzere Ankara’ya gitti. Temaslarını tamamlayan Denktaş bir sandalla Kıbrıs’a geçti ve Türk direnişini örgütlemeye başladı.
1964 Londra Konferansından sonra Makaryos tarafından “istenmeyen adam” ilan edildi. Yeşilada’ya girmesi yasaklandı. Gizlice Erenköy’e çıkarak savaşa katıldı. 1967′de adaya gizlice girerken tutuklandı. Yoğun girişimler sonucu Türkiye’ye geri verildi. 1968′de adaya giriş yasağı kaldırıldığından Kıbrıs’a döndü.
1970 seçimlerinde Türk Cemaat Meclisi Başkanlığı’na seçildi. 28.2.1973′e kadar Kıbrıs Cumhurbaşkanı Muavini ve Kıbrıs Türk Yönetim Başkanı seçildi.
13 Şubat 1975′te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilanından sonra devlet ve meclis başkanı görevlerini de yürüten Denktaş, anayasa uyarınca 1976′da yapılan ilk genel seçimlerde devlet başkanlığına seçildi. 1981 yılında ikinci kez devlet başkanı oldu.
22.4.1990′da yapılan erken seçimde ikinci kez cumhurbaşkanı seçildi. 1995′teki seçimlerde de cumhurbaşkanı seçildi.
17 Nisan 2005′te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmayan Denktaş, 24 Nisan’da görevi Mehmet Ali Talat’a devretti.
Ölüm Haberi: KKTC’nin kurucusu 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, tedavi gördüğü Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ) Hastanesi’nde 13.01.2012 cuma günü hayatını kaybetti.

naLankoLikLeR için naLanın biyoqRaFisifacesohbet.com

Barış Manço’nun ağzından kendi hayatıfacesohbet.com

Yildiz Tilbe Hayatı (Biyografi)facesohbet.com

Ebru Gündeş – Biyografi

Yorumlar Kapalı

12 Ekim 1974 tarihinde İstanbul´da doğdu.Konfeksiyon işçisi olarak çalıştığı yıllarda sesinin güzelliğini duyan bir tanıdık vasıtasıyla Neşe Demirkat´a götürülür. Amaç, Ebru Gündeş´in vergisi güçlü sesini değerlendirmek ve müzik piyasasına kaliteli ve genç bir ses sunmaktır.Neşe Müzik Yapım, o günlerde henüz kurulmadığı için Neşe Demirkat, bu sesi değerlendirmeleri için Marş Müzik Yapım´ın o zamanki yöneticisi Koral Sarıtaş ve ünlü kemani ve besteci Selçuk Tekay´a yönlendirir onu.Gündeş, bu iki önemli müzik adamından da tam not alarak Marş Müzik Yapım´la anlaşır. Albüm hazırlıklarına başlamadan önce sahne tecrübesi kazanmak ve şöhret dünyasının büyüleyici dünyasına alışabilmek için bir süre Emel Sayın´a vokalistlik yapar. Güzel sanatçı, çok kısa sürede uyum sağlayarak ilk albümünün hazırlıklarına başlar. Ve 1993 yılında ‘Tanrı Misafiri’ adlı ilk albümü müzik dünyasına bomba gibi düşer. Selçuk Tekay´ın prodüktörlüğünü, Özkan Turgay´ın aranjörlüğünü yaptığı albümde Gündeş, ilk albümünde milyonluk satış rakamına ulaşır. Bu albümle birçok ödüle layık görülen Gündeş, 1994 yılından başlayarak Kral TV Video Müzik Ödülleri´nde ‘En İyi kadın TSM Sanatçısı’ ödülünü üç yıl boyunca kimseye kaptırmaz. Ebru Gündeş, ilk albümün ardından hemen ikinci albümün hazırlıklarına başlar ve ertesi yıl ‘Tatlı Bela’ yayınlanır. Genç sanatçı, ‘Tatlı Bela’da bu sefer ağırlıklı olarak slow ve romantik parçalar seslendirir. ‘Ben Daha Büyümedim’ adlı üçüncü albümü 1995 yılında çıkar.Albüm, ‘Fırtınalar’ adlı ilk hitiyle ses getirirken Gündeş, ‘Ben Daha Büyümedim’ ve ‘Çok mu Gördünüz’ adlı parçalarla eleştirilere sitem eder.Bu albüm, Ebru Gündeş´in müzik hayatında Serdar Ortaç´la olan birlikteliğin de başlangıcı olur. ‘Kurtlar Sofrası’ adlı dördüncü albümü 1996 tarihinde çıkar. Bu arada oyunculuk tekliflerini de değerlendiren Ebru Gündeş, albümlerinin ismini taşıyan Televizyon dizilerinde başrol alır.İki yıllık bir aranın ardından 1998 yılında ‘Sen Allahın Bir Lütfusun’ adlı albümü müzik marketlerdeki yerini alır. Albüm, Selçuk Tekay´ın yanında Kerem Ökten´in yönetmenliği ve aranjörlüğünde gerçekleşir. Oniki şarkının yer aldığı albüm, Ebru Gündeş´in kendi tarzını sağlamlaştırdığı bir çizgidedir.Ebru Gündeş 2000 yılında hayranlarının karşısına yepyeni bir albümle çıktı. ‘Dön Ne Olur’ adını taşıyan bu albümünün stüdyodaki tanıtımı sırasında , basın mensupları önünde beyin kanaması geçiren Ebru Gündeş, bir süre hastanede kaldıktan sonra, uzun bir süre de dinlenerek hayranlarından uzak kaldı. Ancak hayranları ona olan sevgilerini albümüne yansıttılar ve Ebru Gündeş´in ‘Dön Ne Olur’ albümü milyon barajını geçerek büyük bir rekora imza attı. Tarık Ağansoy´un düzenlemelerini yaptığı albümde, genç söz yazarı ve bestecilerin de parçaları bulunuyor. Sezgin Büyük, Altan Çetin, Sinan Özşeker, Ertuğrul Polat, Hakkı Yalçın´ın yanısıra Sezen Aksu´nun unutulmaz ‘Hata’ parçası da albümde yer alıyor. Sanatçının alışılagelen çizgisini sürdürdüğü albümde bir de sürpriz yaptığı ‘Deli Deli’ isimli çocuk parçası da yer alıyor. Uzun bir süre dinlenme döneminin ardından, ilk konserini 11 Mart 2000 gecesi Bostancı Gösteri Merkezi´nde veren Ebru Gündeş, konserin tüm gelirini Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Vakfı Hastanesi Reanimasyon Kliniği´ne bağışladı.

MEHMET AKİF ERSOY

Yorumlar Kapalı

stiklâl Marşı şâiri. Asıl adı Mehmet Ragif olan Mehmet Akif 1873 yılında İstanbul’da doğdu. Annesi Emine Şerife Hanım, babası Temiz Tâhir Efendidir. İlk tahsiline Emir Buhâri Mahalle Mektebinde başladı. İlk ve orta öğrenimden sonra Mülkiye Mektebine devam etti. Babasının vefâtı ve evlerinin yanması üzerine mülkiyeyi bırakıp Baytar Mektebini birincilikle bitirdi. Tahsil hayâtı boyunca yabancı dil derslerine ilgi duydu. Fransızca ve Farsça öğrendi. Babasından Arapça dersleri aldı.

Zirâat nezâretinde baytar olarak vazife aldı. Üç dört sene Rumeli, Anadolu ve Arabistan’da bulaşıcı hayvan hastalıkları tedâvisi için bir hayli dolaştı. Bu müddet zarfında halkla temasta bulundu. Âkif’in memuriyet hayatı 1893 yılında başlar ve 1913 târihine kadar devam eder.

Memuriyetinin yanında Ziraat Mektebinde ve Dârulfünûn’da edebiyat dersleri vermiştir.

1893 senesinde Tophâne-i Âmire veznedârı M. Emin Beyin kızı İsmet Hanımla evlendi.

Âkif okulda öğrendikleriyle yetinmeyerek, dışarda kendi kendini yetiştirerek tahsilini tamamlamaya, bilgisini genişletmeye çalıştı. Memuriyet hayatına başladıktan sonra öğretmenlik yaparak ve şiir yazarak edebiyat sâhasındaki çalışmalarına devam etti. Fakat onun neşriyat âlemine girişi daha fazla 1908′de İkinci Meşrutiyetin îlânıyla başlar. Bu târihten itibaren şiirlerini Sırât-ı Müstakîm’de yayınlanır.

1920 târihinde Burdur Mebusu olarak Birinci Büyük Millet Meclisine seçildi. 17 Şubat 1921 günü İstiklâl Marşı’nı yazdı. Meclis 12 Martta bu marşı kabul etti.

1926 yılından îtibâren Mısır Üniversitesinde Türkçe dersleri verdi. Derslerden döndükce Kur’ân-ı kerîm tercümesiyle de meşgul oluyordu, fakat bu sırada siroza tutuldu. Önceleri hastalığının ehemmiyetini anlayamadı ve hava değişimiyle geçeceğini zannetti. Lübnan’a gitti. Ağustos 1936′da Antakya’ya geldi. Mısır’a hasta olarak döndü.

Hastalık onu harâb etmiş, bir deri bir kemik bırakmıştı. İstanbul’a geldi. Hastanede yattı, tedâvi gördü. Fakat hastalığın önüne geçilemedi. 27 Aralık 1936 târihinde vefat etti. Kabri Edirnekapı Mezarlığındadır.

Mehmed Âkif milletini ve dînini seven, insanlara karşı merhametli bir mizaca sâhip, şâir tabiatının heyecanlarıyla dalgalanan, edebî bakımdan kıymetli şiirlerin yazarı meşhur bir Türk şâiridir. İstiklâl Marşı şâiri olması bakımından da “Millî Şâir” ismini almıştır.

NAMIK KEMAL

Yorumlar Kapalı

21 Aralık 1840 tarihinde Tekirdağ’da dünyaya geldi. Babası Yenişehirli Mustafa Asım Bey, annesi bir Arnavut olan Fatma Zehra Hanım’dır.

Tekirdağ’daki evlerinin civarında bulunan tekkenin şeyhi Tokatlı Hafız Ali Rıza Efendi kendisine “Mehmed Kemal” adını verdi[1]. Çocukluğu annesinin babası Abdülatif Paşa’nın yanında geçti. Abdülatif Paşa, Tekirdağ (Tekfurdağ) sancağında vali yardımcısı idi ; Afyonkarahisarsancağına tayin edildiğinde ailece Afyon’a taşındılar. 1848 yılında annesi Fatma Zehra Hanım’ı Afyon’da kaybetti[1]. Mehmet Kemal, yaşamını büyükbabasının yanında sürdürdü.

Abdülatif Paşa’nın değişik kentlerde görev yapması nedeniyle düzenli bir eğitime devam edemedi. Özel dersler aldı ve kendi kendini yetiştirmeye çalıştı. Arapça ve Farsça öğrendi. Dedesi Afyon’daki vali yardımcılığı görevinin ardından ailesiyle İstanbul’a gelmişti. Orada, 3 ay Bayezid Rüştiyesine ve ardından 9 ay Valide Mektebi’ne devam etme fırsatı buldu[3]. Dedesinin Kars’a mutasarrıf olarak atanması sebebiyle 1,5 yıl Kars’ta yaşadı. Karslı şair ve müderris Vaizzade Seyid Mehmet Hamid Efendi’den divan edebiyatını öğrendi. Avcılık, atıcılık, cirit dersleri aldı[1]. Kars’ta görevi sona eren dedesi ile 1854’te İstanbul’a döndü.

1855’te babasının Bulgaristan Filibe mal müdürü, dedesinin Sofya kaymakamı oluşu ile Sofya’ya gitti. Sofya’da evlerine ziyarete gelen dedesinin arkadaşı şair Binbaşı Eşref Bey, şiirlerini okuduktan sonra Mehmet Kemal’e yazıcı, kâtip anlamlarındaki “Namık” adını verdi. O günden sonra Namık Kemal olarak anılmaya başladı. 18 yaşına kadar kaldığı Sofya’ya komşuları Niş Kadısı Mustafa Ragıp Efendi’nin kızı olan Nesime Hanım ile evlendi[2]. Bu evlilikten Feride ve Ulviye adında iki kızı ve Ali Ekrem adında bir oğlu dünyaya geldi.

İstanbul yılları [değiştir]

1857’de İstanbul’a döndü ve Bab-ı Ali Tercüme Odası‘nda stajyer olarak memurluğa başladı. 1858’de büyükannesi Mahmude Hanım’ı,1859’da büyükbabası Abdülatif Paşa’yı kaybetti. Babasının ikinci evliliğini yaptığı Dürrüye Hanım’ın Kocamustafapaşa’daki evinde yaşadı[1]. Babasının bu evliliğinden Naşit adında bir kardeşi oldu[2]. 1859’da Gümrük Kalemi’nde çalışmaya başladı. İlk şiirlerini Sofya’da yazan Namık Kemal, İstanbul’a geldiğinde kısa sürede şairler arasında tanınmıştı. Henüz Batı edebiyatı ile bir teması yoktu. İstanbul’da divan edebiyatı geleneğini takip ettiren şairlerle tanıştı. Arap ve Fars edebiyatlarını öğrenmeye çalıştı. Leskofçalı Galip Bey adlı şair ile yakın dostluk kurdu. Bu şairin başkanlığında kurulan Encümen-i Şura adlı şairler topluluğuna katıldı.

1863’ten itibaren dört yıl yeniden Tercüme Odası’nda görev aldı. Bu yeni görevi sırasında Batı’yı tanıyan kimselerle tanışma imkânı buldu ve gözlerini batı kültürüne çevirdi. Edebiyatta batılılaşmanın ilk adımlarını atan İbrahim Şinasi ile tanışması hayatını değiştirdi. Sanat ve hayat görüşü değişti. Batı edebiyatını öğrenmeye başladı, ilgisi nesire yöneldi. Tarih ve hukuk alanında kendini geliştirmeye çalıştı. Tercüme odasının bir kâtibinden Fransızca dersleri aldı. Tasvir-i Efkar’da fıkra ve tercüme yazılar kaleme aldı. İlk defa Şinasi’de gördüğü “hak, millet, vatan, hürriyet, millet meclisi” gibi kelimeleri yaygınlaştırdı[3].

Genç Osmanlılar [değiştir]

1865’te Şinasi, Tasvir-i Efkar Gazetesi’ni kendisine bırakarak Fransa’ya gidince Namık Kemal, tek başına gazeteyi çıkardı. Aynı dönemde İttifak-i Hakimiyet adlı (daha sonra Yeni Osmanlılar Cemiyeti adını alacak) gizli derneğin kurucuları arasına girdi. Derneğin amacı bir anayasa hazırlanmasını ve parlamenter bir yönetim sistemi kurulmasını sağlamaktı. Namık Kemal gazetesinde, bu görüşler doğrultusunda ve hükümet aleyhine şiddetli makaleler yayınladı. “Şark Meselesi” üzerine yazdığı bir makale, gazetenin 1867’de kapatılmasına ve kendisinin Erzurum vali muavini olarak atanmasına yol açtı.

Namık Kemal, hükümet tarafından gönderildiği Erzurum’a gitmek yerine Paris’e kaçtı. O ve arkadaşlarını Paris’te yaşayan Mısırlı prensMustafa Fazıl Paşa davet etmiş ve maddi himayesine almıştı. Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın torunu olan ancak Sultan Abdülaziz’in bir fermanıyla Mısır yönetimindeki haklarından mahrum edilen Mustafa Fazıl Paşa, kendisini Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin reisi ilan etmiş ve Avrupa’ya davet ettiği örgüt üyelerinin finansörlüğünü üstlenmiş birisiydi[4]. M. Fazıl Paşa’nın desteğiyle Londra’da “Muhbir” adlı gazeteyi çıkardılar ancak Namık Kemal, Ali Suavi ile yaşadığı anlaşmazlık üzerine Muhbir’den ayrıldı. Aynı yıl Sultan Abdülaziz Uluslararası Paris Sergisi’ni görmek üzere şehre gelince Fransız hükümeti Genç Osmanlılar’ı ülkeyi terk etmeye davet etti. Namık Kemal, bazı arkadaşlarıyla birlikte Londra’ya gitti ve orada “Hürriyet Gazetesi“’ni çıkardılar. Bu arada Mustafa Fazıl Paşa, Paris’e gelen Abdülaziz’le ilişkilerini düzeltmiş ve onunla İstanbul’a dönmüştü. Giderken gazeteyi çıkarmaya devam etmelerini, desteğinin süreceğini söylediyse de İstanbul’a döndükten sonra fikrini değiştirdi ve geçici olarak Hürriyet’i kapatmalarını istedi[5]. Bunun üzerine Namık Kemal ile Ziya Paşa gazeteyi kendi imkânları ile çıkarmayı denediler. Bir süre sonra arkadaşları ile arası bozulan Namık Kemal vazgeçti ve 1870’te Sadrazam Âli Paşa ile barışıp yurda döndü.

Sürgün Yaşamı [değiştir]

Siyasetten uzak durmak, yazı yazmamak koşuluyla affedilmiş olan[6] Namık Kemal, İstanbul’a döndükten sonra Diyojen adlı mizah dergisinde imzasız fıkralar yazdı [2]; Sadrazam Ali Paşa’nın ölümünden sonra 1872’de İbret Gazetesi’ni çıkararak yeniden muhalefete başladı. Gazete sık sık kapatıldı ve sonunda sadrazam Mahmut Nedim Paşa’yı eleştiren yazılar yüzünden Namık Kemal, İstanbul’dan uzaklaşması için mutasarrıf olarak Gelibolu’ya atandı. Birkaç ay kaldığı Gelibolu’da “Vatan yahut Silistre” adlı oyunu ile “Evrâk-ı Perişan” adlı eserini tamamladı. Gelibolu’nun bazı sorunları ile ilgilendi ve su davasını halletti[1]. Rumeli fatihi Gazi Süleyman Paşa’nın Bolayır’daki kabrini ziyaret etti. Ebüzziya Tevfik Bey’e burada gömülmeyi vasiyet etti.

Namık Kemal, bir yandan da İbret Gazetesi’ne “BM” (Baş muharrir) ve Ebuzziya’nın çıkardığı Hadika Gazetesine “N.K” imzası ile yazı göndermeye de devam ediyordu. Gelibolu’da salgın haline gelen kuduz hastalığını önlemek için köpekleri sürgün etmesi bahane edilerek Gelibolu mutasarrıflığı görevinden alındı.

Vatan Yahut Silistre [değiştir]

Osmanlı hükümeti tarafından açığa alınan Namık Kemal 1872’nin son günlerinde Gelibolu’dan İstanbul’a döndü, İbret’in başına geçti. Çok geçmeden bir makalesi nedeniyle hakkında soruşturma açılıp gazetesi tekrar kapatılınca tiyatro ile ilgilenmeye başladı. Vatan yahut Silistre oyunu, 1 Nisan 1873 gecesi İstanbul’da Güllü Agop’un Gedikpaşa’daki tiyatrosunda sahnelendi. Oyunun sahnelenmesi halkı coşturup olaylar çıkmasına neden olmuştu. Bu konuda İbret’te yayımlanan yazılardan sonra gazete bir daha çıkmamak üzere kapatıldı; Namık Kemal ve dört arkadaşı yargılanmadan sürgüne gönderildiler[6]. Namık Kemal Magosa‘ya, Ahmet Mithat ile Ebüzziya Tevfik BeyRodos‘a, Menapirzade Nuri ve Bereketzade Hakkı Beyler de Akka‘ya sürüldü[7].

Mağusa (Kıbrıs) Sürgünlüğü [değiştir]

Namık Kemal’in Mağusa (Kıbrıs) sürgünlüğü 38 ay sürdü. Mağusa’da son derece olumsuz koşullar altında yaşamak zorunda kaldı, pek çok kez sıtmaya ve başka hastalıklara yakalandı[6]. Edebiyatçı Namık Kemal, birkaçı dışında eserlerinin tamamını bu dönemde Kıbrıs’ta vermişti.

Midilli Sürgünlüğü [değiştir]

Sürgün dönüşü İstanbul’da bir kahraman gibi karşılandı[2]. Tahta çıkışından 93 gün sonra akıl bozukluğu gerekçesiyle indirilen V. Murat’ın yerine Osmanlı tahtına oturan II. Abdülhamit, ilk Osmanlı Anayasası’nı oluşturmak için bir komisyon kurdu. Namık Kemal, bu komisyonun bir üyesi oldu. Ancak şair, padişahın aleyhine bir tehdit beyiti yazıp bunu mecliste okuyunca mahkemede yargılandı. Söylediği Arapça beyit, ”Bir şey, ikilendi mi, muhakkak üçlenir de” anlamındaydı ve tıpkı Abdülaziz ve V. Murat gibi Abdülhamit’in de tahttan indirilebileceğini ima ediyordu. Namık Kemal, asayişi bozduğu gerekçesiyle suçlu bulunup 6 ay hapis cezasına çarptırıldıysa da sonradan beraat etti. Girit Adası’nda ikamete mecbur edildi. Kendi isteği üzerine ikameti Midilli Adası’na çevrildi. 2,5 yıl sonra Midilli mutasarrıfı olarak görevlendirildi. Midilli’de tanıdığı genç yaştaki Hüseyin Hilmi Paşa‘yı ömrü boyunca koruyup destekledi. Hüseyin Hilmi Paşa, yıllar sonra 1909′da sadrazamlığa kadar yükselmiştir.

1879‘dan itibaren 5 yıl süren Midilli’deki görevi sırasında kaçakçılıkları önledi; hazine gelirini arttırdı. 20 Türk ilkokulu açtı. Türk’lerin hayat seviyesini yükseltti. Adalarda yaşayan Türk ahalisinin sorunlarını dile getiren bir rapor hazırlayıp Bâb-ı Âli’ye sundu.[1] 1882’de Nişan-i Osmanlı madalyasi ile ödüllendirildi. “Vaveyla”, “Murabba”, “Vatan Mersiyesi” gibi şiirlerini burada yazdı. Magosa’da yazmaya başladığıCelaleddin Herzemşah adlı eserini tamamladı. Bu eser, okunmak için yazılmış 15 perdelik tarihi bir oyundur. Harzemşahlar Devleti’nin son hükümdarı Celaleddin Harzemşah etrafında gelişen oyunda İslam birliği düşüncesini işledi. Abdülhamit, bu eserinden ötürü onu bâlâ rütbesi ile ödüllendirdi.

Namık Kemal’in Midilli’de kaçakçılıkla mücadelesinden çıkarları zarar görenlerin şikâyetinden sonra 1884’te Rodos mutasarrıfı oldu. Rodos adasındaki çalışmaları da padişahın imtiyaz madalyası ile ödüllendirildi. Rodos’ta, Osmanlı tarihi hakkında eser yazmaya başladı. İngiliz ve yunanlılar’ın şikayeti üzerine 1887’de Rodos’taki görevi sona erdi. Sakız Adası mutasarrıfı oldu.

Ölümü [değiştir]

Sakız Adası’nın kuru havası nedeniyle rahatsızlanan Namık Kemal, 2 Aralık 1888 günü 48 yaşında hayatını kaybetti. Adada bir caminin haziresine defnedildi. Arkadaşı Ebüziyya Tevfik, şairin Bolayır’da gömülme arzusunu padişah II. Abdülhamit’e iletince naaşı Gelibolu’ya nakledildi. Bolayır’da Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa’nın türbesinin yanına gömüldü. Birkaç yıl sonra Sultan Abdülhamit, bir türbe yaptırdı. Türbenin planını Tevfik Fikret çizdi. 1912 Mürefte-Şarköy depreminde sütunlar zedelendiği için halen mermer kaplı bir kabirde bulunmaktadır.

Namık Kemal”in ölümünden sonra II. Abdülhamit, şairin oğlu Ali Ekrem’i sarayda görevlendirdi, babası Mustafa Asım’ı ise saraya müneccimbaşı tayin etti.[8] ilkdefa batılaşma harektin de adalet,hak,hukuk,devlet,kanun gibi kavramları ilk defa namık kemal kullanmıştır.

Sanat Açısından Özellikleri [değiştir]

Tanzimat döneminin en önemli düşünce, sanat ve siyaset adamlarından birisidir. ”Toplum için sanat” anlayışını benimsemiştir. Sanatı, toplumun Batılılaşması için bir araç olarak kullanmıştır. Eserlerini halkın anlayabileceği sade bir dille yazmayı amaçlamıştır. Divan edebiyatının süslü-sanatlı düz yazısı yerine, belli bir düşünceyi iletmeyi amaçlayan yeni bir düzyazıyı kullanmıştır. Eserlerinde noktalama işaretlerini kullanmıştır. Gençliğinde Divan Edebiyatı tarzında şiirler yazmış, Avrupa’ya gittikten sonra yeni edebiyatı benimsemiş ve o yolda yapıtlar vermiştir. Namık Kemal, Fransız edebiyatını örnek almış, romantizmin etkisinde kalmıştır. Şiirleri biçim bakımından eski, konu bakımından yenidir. Yurt, ulus, özgürlük gibi konuları işlemiştir. Ayrıca şiirlerinde mücadeleci tipte bir insan yaratmıştır. Tiyatroyu “eğlencelerin en faydalısı” olarak nitelemiş, halkın eğitilmesinde okul gibi görmüş, sahne dili ve tekniği yönünden başarılı yapıtlar vermiştir. (Hayalle Yaşayan Uçkurumu Yesin , Hayalle yaşamayan da uçkurumu yesin) ==Namık Kemal==

Ernesto Che Guevara…

Ernesto “Che” Guevara, kısaca Che Guevara ya da el Che, (14 Haziran 1928Doğum tarihi[›] – 9 Ekim 1967), Arjantin doğumlu doktor, Marksist politikacı ve dönemin Küba gerillaları ile Enternasyonalist gerillalarının lideri.

Tıp eğitimi alırken Latin Amerika’yı baştan başa dolaştı ve bu sayede birçok insanın karşı karşıya kaldığı yoksulluğu doğrudan gözlemleyebildi. Bu deneyimler sonucunda bölgedeki ekonomik eşitsizliği ortadan kaldırmanın tek yolunun devrim olduğuna ikna olarak Marksizm’i incelemeye başladı ve Başkan Jacobo Arbenz Guzmán’ın önderliğinde Guatemala’nın sosyal devrimine katıldı.

Bir süre sonra 1959 yılında Küba’da yönetimi ele geçiren Fidel Castro’nun askerî nitelikli 26 Temmuz Hareketi’nin bir üyesi oldu. Yeni hükümette çeşitli önemli görevlerde bulunduktan, gerilla savaşı teorisi ve uygulamaları üzerine makaleler ve kitaplar yazdıktan sonra diğer ülkelerdeki devrimci hareketlere katılmak üzere 1965 yılında Küba’dan ayrıldı. İlk olarak Kongo-Kinşasa’ya (sonraları Kongo Demokratik Cumhuriyeti) daha sonra da CIA ve Amerikan Ordusu Özel Harekât Birlikleri’nin ortak operasyonu sonrası yakalanacağı Bolivya’ya gitti. Guevara 9 Ekim 1967’de Vallegrande yakınlarındaki La Higuera’da Bolivya Ordusu’nun elinde iken öldürüldü. Son saatlerinde yanında bulunanlar ve onu öldürenler, yargısız infaz sonucu öldürüldüğüne tanıklık etmişlerdir.

Ölümünden sonra Guevara dünya üzerinde sosyalist devrimci hareketlerin sembolü haline gelmiştir. Guevara’nın Alberto Korda tarafından çekilen fotoğrafı “dünya üzerindeki en ünlü fotoğraf ve 20. yüzyılın sembolü” olarak nitelenmiştir.[1]

Mor ve Ötesi Biyografi

Mor ve Ötesi 1995 yılının Ocak ayında Kerem Kabadayı, Harun Tekin, Derin Esmer ve Alper Tekin tarafindan kuruldu. Kendi bestelerinden oluşan ilk albümünü aynı yılın Ağustos ayında Stüdyo Spectrum’da kaydeden grup, 1996′nın Ocak ayında çalışmaya son halini verdi ve “Şehir”, 1996′nın Haziran ayında piyasaya çıktı. Grubun ilk video klibi “Yalnız Şarkı”, farklı tarzıyla büyük ilgi çekti.
1997 yılı grup adına önemli gelişmelere sahne oldu. İstanbul dışındaki ilk konserini ODTÜ’de veren mor ve ötesi’nde ilk eleman değişikliği de bu yıl gerçekleşti ve Burak Güven, Alper Tekin’in yerine gruba dahil oldu. Şubat 1998′den itibaren Captain Hook’ta ilk düzenli bar programını yapan mor ve ötesi, bir yandan da yeni albümünü hazırlıyordu. Ada Müzik Stüdyosu’nda Volkan Gürkan’la beraber kaydedilen “Bırak Zaman Aksın”ın ardından Derin Esmer gruptan ayrılırken Kerem Özyeğen gruba katıldı. Albüm 1999 Mart ayında Ada Müzik tarafından yayınlandı.
1999 yılının Ağustos ayına gelindiğinde grup bir Bülent Ortaçgil bestesi olan “Sen Varsın” üzerinde çalışıyordu. Tam o günlerde benzersiz bir felaketle karşılaştı Türkiye. 17 Ağustos’tan sonra, herkes gibi, grup da bir süre kendine gelemedi.
2000 yılının başlarında mor ve ötesi ülke çapındaki nükleer karşıtı kampanyaya destek verdi. Bu destek hem konserlerle, hem de zamanın Cumhurbaşkanı’na canlı yayında yöneltilen bir soruyla sürdürüldü. Akkuyu’ya nükleer santral kurulması büyük bir toplumsal uzlaşma sonucu engellendi. 16 Haziran’daki H2000 müzik festivalindeki konser çok başarılı geçti, Temmuz ayında ise grubun “Sen Varsın”la katıldığı “Şarkılar Bir Oyundur” adlı Ortaçgil’e saygı albümü yayınlandı. Mor ve Ötesi üçüncü albümünün kayıtlarına girmeden önceki en önemli performansını 16 Aralık’ta Hilton Convention & Exhibition Center’da Placebo’nun ön grubu olarak gerçekleştirdi.
Üçüncü albüm “Gül Kendine”nin kayıtları, 27 Aralık günü Volkan Gürkan prodüktörlüğünde Ada Müzik Stüdyosu’nda başladı, ve albüm 2001 Aralık ayında piyasaya çıktı. Grubun resmi web sitesi www.morveotesi.com da aynı ay içerisinde faaliyete geçti.
2002 Nisan ayında mor ve ötesi ilk Türkiye turnesine çıktı. İzmir, Denizli, Bursa, Adana, Antalya ve Antakya’yı kapsayan bu turne, Fil Yapım’la başlayan uzun soluklu bir işbirliğini müjdeliyordu. 2 Temmuz 2002 akşamı H2000′de Mor ve Ötesi tarihinin en başarılı konserlerinden birini verdi. Çeşitli basın yayın organlarınca görsel ve işitsel bir şölen olarak nitelenen performansa yaklaşık 5000 kişi tanıklık etti.

2003 yılı dünyanın gördüğü en görkemli muhalefet dalgasıyla başladı. Yaklaşan Amerikan saldırganlığına karşı ses çıkaran milyonlara Mor ve Ötesi de sanatçı dostlarıyla birlikte katıldı. Grubun bestelediği ve Aylin Aslım, Athena, Bülent Ortaçgil, Feridun Düzağaç, Koray Candemir, Nejat Yavaşoğulları ve Vega ile birlikte seslendirilen “Savaşa Hiç Gerek Yok” adlı parça, savaş karşıtı hareketin marşlarından biri oldu ve 1 Mart 2003 günü Ankara’da 100.000 kişiyle birlikte söylendi.
2003 Mayısı’nda mor ve ötesi “Yaz” isimli bir single yayınladı. Bu single’da yer alan Şehrazat bestesi “Yaz Yaz Yaz” yaza damgasını vururken, grup Fanta Gençlik Festivali kapsamında 17 kenti kapsayan bir turne gerçekleştirdi. Sonbaharla birlikte dördüncü albüm çalışmalarına hız verilirken, grup bir yandan da Çağan Irmak’ın “Mustafa Hakkında Herşey” filminin müziklerini hazırladı.
Ocak 2004‘te “Dünya Yalan Söylüyor” için stüdyoya giren grup, çalışmalarını Tarkan Gözübüyük prodüktörlüğünde hızla sonuçlandırdı ve albüm 30 Nisan Cuma günü Pasaj Müzik etiketiyle yayınlandı. Albümün ilk video klibi için Mustafa Hakkında Herşey filminde de kullanılan ‘Bir Derdim Var’ adlı parça seçildi. İkinci video klip ise “Daha Mutlu Olamam” ve “Yaz Yaz Yaz” kliplerini de yöneten Mahir Akyol tarafından “Cambaz” isimli parçaya çekildi